Butik bir yayıneviyiz; kargoyu birlikte karşılayabilmemiz ve kitapları daha uygun fiyata ulaştırabilmemiz için minimum sipariş 3 kitaptır. Anlayışınız için teşekkürler.Minimum sipariş tutarı 3 kitaptır.
Ana sayfa / Kitaplar / W. / Tadımlık

Tadımlık · ilk sayfalar

W.

Tiemen Hiemstra · çeviren Damla Atamer

Karşı çaprazımda bir boksör yaşıyor. Yani karşı komşum düzenli olarak oturma odasının ortasındaki büyük, siyah deri kum torbasına vurup duruyor ve ben her ne kadar kendimi herhangi bir dövüş sanatına yakın hissedemesem de, onun yumruklarının hızından ve vücudunun duruşuyla kum torbasının nasıl sallanacağını önceden tahmin etmesinde ki doğallıktan, boksun onun için sadece bir hobiden ibaret olmadığını söyleyebilirim. Boks yapmıyor, vücudundan bir müzik taşıyor sanki; isyanın, tehlikenin, bazen de geç saat lerde, ağzının köşesinden bir sigara sarkarken, bir hüznün müziği. Boksta karşılığını bulamadığından, boksu hüzünlü bir dansa dönüştürüyor.

Beni bu kadar büyülemesinin sebebi bende olmayan bir şeye sahip olması: ayakları yere basan, kararlı, iddialı biri ama aynı zamanda onda benden bir şey de var: Kendini tüketme arzusu. Yorulma arzusu. Boş bir odada ayaklarınızı sallama veya dilinizle itme gibi sonsuz bir dürtü olmadan tahta bir sandalyede oturabilme arzusu: Tam bir bitkinlik hissi.

Bazen onu gaza getirdiğimi hayal ediyorum. Sağ, sol, sol. Bitir işini! Dürtülerime hiçbir zaman tam olarak kendimi bırakamamış olmama rağmen, onun öfkesini paylaşabiliyormuşum gibi bir his uyandırıyor bende. W.’nin odasında da bir süre asılı durmuş bir kum torbası vardı. O sıralar bir pansiyonda gece resepsiyonisti olarak çalışıyordu ve sarhoş bir Avustralyalıya boş yatak olmadığını açıklamak zorunda kaldığında, adam kafasına boş bir bira şişesi fırlatmıştı. Bunun üzerine bir öz savunma kursuna gitti ve kullanılmış ama hâlâ işe yarar durumda ikinci el kum torbası aldı. Sanırım o kursa toplamda iki kez gitti. Kum torbasını da bir ay sonra asılı olduğu yerden indirip sokağa fırlattı.

Karşı komşuma bakıyorum ve şunu görüyorum: sahtekâr bir girişimcinin sağ kolu o. Karşı komşuma bakıyorum ve şunu görüyorum: kilosunu kontrol altına alamadığı için profesyonel boks yolculuğuna çıkamayan bir diyabet hastası. Karşı komşuma bakıyorum ve şunu görüyorum: eğitimden hemen önce bir arkadaşıyla birlikte diğer harbiyeli arkadaşlarının çayına Viagra attıkları için ordudan kovulmuş bir Moldovalı. Boks müsabakalarına başlamış ama kısa bir başarı döne minden sonra bırakmak zorunda kalmış çünkü koleksiyon tutkusu (porselen atlar) onu büyük bir borca sokmuş, işte bunun ardından da Belçika’da amcasının yanında inşaat işinde çalışmaya başlamaktan başka seçeneği kalmamış. Bir harita mühendisi görüyorum. Bir çocuk kitabı yazarı görüyorum. Son yıllarda W.’yi her düşündüğümde, Hilversum’la bağ lantı koptuğunda ekranı dolduran renkli karelerden oluşan gri-siyah küreyi gördüm.

Hata. Lütfen bekleyiniz.

Kafamda türlü senaryolar yazıyorum: W.’nin Arnavutluk’ta bir balıkçı teknesinde çalışmasından Singapur’da bir uyku tulumunun içinde bir viyadüğün altında uyumasına ve W.’nin cesedinin okyanusun dibine batmasına değin. Fakat böyle bir hayalde, W.’nin yüzüne ne zaman yakınlaşsam, gözleri W.’nin gözleri değil, burnu onun burnu değil, yaklaştığım kişi hep bir başkası çıkıyordu. W.’nin nerede olduğunu sorduğumda suratıma gülen, gönüllü boyun eğen ve onu sarstığımda daha da çok gülen bir dublörüydü bu. 1. GÜN Akşam saat onu çeyrek geçe zil çalıyor. Elimde bir kâse hazır Çin eriştesiyle yatakta oturmuş çift taraflı çalıştığı düşünülen bir casusun dizisini izliyorum. Bu saatte kimse zili çalmaz. Gidip bakmalı mıyım? Dizüstü bilgisayarımı kapatıp kâseyi komodinin üzerine koyuyor ve aşağıya koşuyorum. Hilde. O olduğuna inanmak için bakışlarımı tekrar tekrar odaklıyo rum. Evet, Hilde. Saçları yağmurdan sırılsıklam olduğu için, sanki suyun içinde yüzüyormuş gibi tuhaf bir hisse kapılı yorum; kapı çerçevesiyle aramla camdan bir duvar varmış da, camın öte tarafındaki bir akvaryumun içinde yüzüşünü izliyormuşum gibi.

Başta ne dediğini anlamıyorum.

“Gluk, gluk,” duyduğum ses. “Gluk, gluk.” Sen hangi geçmişten geliyorsun? Soruyu sesli sormasam da, yüzümden okunduğuna eminim.

Hâlâ anımsıyorum. Hilde’nin şimdiki gibi sık sık kapıda durduğu ve birbirimize doğru eğilip öpüştüğümüz zamanları anımsıyorum. Yanımızda taşan bir kül tablası ve için de birkaç mısır gevreği kalmış iki kâse, uçuşan perdeler ve pencerenin pervazında -Hilde’ nin “mumyalanmış mandalina” dediği- kurumuş bir mandalina ile yatakta geçirdiğimiz sonsuz öğleden sonralarını anımsıyorum. Hepsini oldukça net bir şekilde gözümün önünde canlandırabiliyorum can landırmasına ama bunlar öylesine uzun zaman önceymiş gibi geliyor ki, bunun başka bir hayat olup olmadığını; başkasına ait anıların bir yanlışlık sonucu benim zihnime yerleşip yerleşmediğini kendine sormadan edemiyor insan. Üzgünüm, aradığınız kişi artık burada yaşamıyor. Hayır, şu an nerede yaşadığını da bilmiyorum. Bir sirk grubuyla birlikte güne şin doğduğu ülkeye gittiği, şimdilerde ise unutulmuş araba markaları üzerine bir podcast hazırladığını söylediler bana. Hilde, ben ve W.’nin birbirimizi hemen hemen her gün gördüğümüz o günlerde, seyahat etmeyi ve ormandaki eski, terk edilmiş bir kalede büyük bir parti vermeyi hayal ederdim. Neden böyle bir şey hayal ettiğimi sormayın bana ama geleceği düşündüğümde hayal ettiğim şey buydu işte: siyah beyaz damalı zemin üzerinde ve yüksek, soğuk duvarlar arasında karanlık, sert endüstriyel müzik ritimleri çalıyor. Olan ise şuydu: mezun olmak, doktora araştırması için başvuru yazısı yazmak (iki kez reddedildi), bir kafede çalışmak, öğretmenlik eğitimi almak, staj yapmak, ev ve iş arası mekik dokumak. O zamanlar benim, Hilde’nin ve W.’nin prensipte nefret ettiği tek bir şey varsa, o da buydu. Evden işe, işten eve bir hayat. Buna dahil olanlar, varoluş parçalanmasına da dahil olurlardı. Bir keresinde Brüksel kafelerinde geçirdiğimiz gecenin ar dından, ilk trenle Anvers’e dönmüştük; tren hareket ettiğinde, pencereden bavulları, sırt çantaları ve çekçekli valizleriyle peronlardaki insanlara bağırmıştık. “We love you! Keep up the good work! We love you for your work!”* Çok derin bir yaraya parmak bastığımıza kesinlikle ikna olmuştuk. “Gluk, gluk.” Biraz vakit aldı ama sonunda seslere bir anlam yükleyebildim. Gökyüzünde soğuk, kırmızı bir yıldız: Bir anlığına dengemi kaybedeceğimi sanıyorum ama sağ elimle kapı pervazını tutacak kadar vakit buluyorum. Hilde yukarıda bir fincan çay içmeyi teklif ediyor, ben de başımla * “Sizi seviyoruz! Aferin, aynen devam! Sizi işiniz dolayısıyla seviyoruz!” -çn. W.

geri

döndü

onaylayıp kapıyı arkasından kapatıyorum. Hilde’yi takip edip merdivenleri çıkıyorum. Eli kavramadan korkuluğun üzerinde kayıyor. Hareketlerinde sanki daha önce burada bulunmuş gibi bir güven var. Bir anlığına kendimi onun misafiri gibi hissediyorum.

Banyoda Hilde’ye saçlarını kurulaması için bir havlu veriyorum. Saçlarını kurularken anlatmaya başlıyor. Olay öğleden sonra gerçekleşmiş.

Bir haftadan biraz daha fazla bir zaman sonra sergi açacağı galeride olmuş.

Açılışın ayrıntılarını konuşmak için gitmiş oraya ve konuşma sırasında, tramvayın geçtiğini görmüş. Tramvay duraktan yeni hareket ettiği için yavaş gidiyormuş. W. arkada oturuyormuş.

Vücudunun üst kısmını pencereye doğru çevirip doğrudan galeriye bakmış.

“Sanki beni görmüş gibi,” diyor Hilde. “Sanki orada olacağımı biliyordu. Göz göze geldik ama yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Pembe bir bere takmıştı ve saçları çok daha kısaydı ama yüzü, özellikle de bakışları çok belirgindi. W.’nin bakışı. Ne demek istediğimi anlıyorsun. Tramvayın peşinden koşmayı düşündüm ama kıpırdayamadım. Sanki taş kesilmiştim.” Yağmur, banyo penceresinin buzlu camından aşağı akıyor. Suyun sıçrama sesi o kadar şiddetli ki, tüm banyoyu sarıyor. Görüntüleri işlemeye çalışsam da, bir türlü bir araya getire miyorum. Pembe bere çıkıyor ön plana, sonra tramvay bir perdenin ardında gözden kayboluyor, W. hiçbir yerde görünmüyor.

Hilde aynaya bakıp iki eliyle yüzünü ovuşturuyor. Otomatik bir eylem gibi. Aynanın ne gösterdiğine pek dikkat etmeden bakıyor kendisine.

“Ne yapacağız?” diye soruyor.

“Bir şey yapmamız mı gerekiyor?” diyorum. “Bir şekilde W.’nin gerçekten dönüp dönmediğini öğrenmemiz gerekmez mi?”

“Yine mi arıyorsun onu?”

Hilde bu düşünceden duyduğum tiksintiyi tahmin ediyor. “Anladım,” diyor. “Onu görene kadar ben de onunla yüzleşmeyi isteyip istemediğimi bilemezdim. Ama kafamda öyle bir şimşek çaktı ki… istediğimin ne olduğunu görmek için sana geldim sanırım.”

Banyo penceresinin arkasında bir sualtı dünyası var. W.’nin oralarda bir yerde yüzdüğünü hayal ediyorum. Dört yaşındayken yüzme havuzunda neredeyse boğuluyordum. Kaymakta olan bilincimi beni uyutmak için şarkı söyleyen bir ses ya da bir mırıltı, ikisinin arasında bir şey yönlendirmişti. Oze wieze woze, diye tınlayan. Oze wieze woze, wieze walla * Bir çocuk şarkısı. -e.n Ağaçlarda rüzgâr.

Tekinsiz bir fısıltı.

On beş yaşındayım, soluk soluğa bir halde sırtımı bir ağaç gövdesine yaslamış oturuyorum. Ergenlik dramaları... Artık yağmur yağmıyor olsa da yapraklardan hâlâ yağmur damlaları düşüyor yüzüme. Üstümdeki bulutlu karanlığa bakıyorum. Koyu gri ve şekilsiz. Ne bir yıldız ne de bir ay, yukarıda hiçbir şey görünmüyor. Kollarımda dalların ve budakların hoş yakıcılığını hissediyorum.

Ağaçların arasından, neşeyle yukarı aşağı dans eden bir ışık beliriyor. Bana doğru kanat çırpıyor yavaşça. Ne güzel bir ışık huzmesi. Beni dünyadaki en büyük, en karanlık ve en çamurlu bataklıklara, hayatımın geri kalanını geçireceğim, ruhumu teslim edene ve benden geriye sadece bir nokta ışık, diğer insanları da aynı kadere sürükleyecek bir nokta ışık kalana dek içinde kalmaya mahkûm olacağım bataklıklara götüren bir ışık huzmesi bu. İşte bu da bir gelecek. Ateş böceği iki metre ötemde duruyor, sonra gözlerimin içine içine parlıyor.

wieze woze

kristalla, kristoze, “Merhaba.”

Gözlerim iyice kısılırken, “Merhaba,” diye cevaplıyorum. Ateş böceği geriye doğru bir takla atıyor ve aşağıdan, W.’nin yüzünü aydınlatıyor şimdi. Gümrük memuru W., eşkıya W., korku hikâyeleri anlatan W.

“Bayan Kerselaar senin kaçtığını söylemişti,” diyor. “Seni arıyordum.”

“İşte şimdi buldun beni.”

W. el fenerini kapatıp karşımdaki ağacın dibine bağdaş kurup oturuyor.

W. ile üç yıl aynı sınıfta okuduktan sonra arkadaş olmuştuk. O ilk yıllarda, sadece dersin gidişatına göre birbirimizle konuşuyorduk. Daha çok fizik ve beden dersinde aynı çalışma grubunda olduğumuzda. Tamamen derse yönelik olan bu konuşmalarda -“Transformatörü bağladın mı?”, “Ben sağ arkada duracağım”- hiçbir zaman bir anlaşmaya varıldığını belli eden tek bir kelime edilmemişti. İlk yıl bir keresinde W. ve onun aynı kulüpte futbol oynayan çocuklardan oluşan arkadaş grubuna yakınlaşmaya ça lışmıştım. Gürültücü bir gruptu ve çoğunlukla arabalardan (hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğim bir konu) bahsediyorlardı. Onları arkadaşım olarak görmüyordum ama okulda henüz kimseyi tanımadığım için kurduğum ilişkilerin derinliğinin benim için pek bir önemi yoktu, yeter ki birileriyle takılayım diye bakıyordum. Öğlen teneffüsünde onlara katılıp katılamayacağımı sormuştum. Bir daire oluşturacak şekilde oturuyorlardı ve bana hayretle bakmışlardı. W. iki arkadaşının arasında duran ficus ağacını işaret etmişti. Sırıtarak “Şu bitkinin arkasına oturursan sorun olmaz,” demişti. O teneffüste ficus ağacının arkasında sessizce sandviçlerimi yemiştim. W. ve arkadaşları başka bir tepki vermemişlerdi. Aynı yılın ilerleyen zamanlarında Leen, Yelle ve Anash’ın arkadaş grubuna dahil oldum. Ortak bir Red Hot Chili Peppers ve HTML sevgisi olan çocuklardı. Her teneffüste altmış sent bahis koyar poker oynardık. Okul dışında ise birbirimizi pek sık görmezdik. Bazen parkta futbol oynamak veya birlikte sinemaya gitmek için sözleşirdik ama bizi birleştiren özellikle street, flush’lar ve coşkuyla karşılanan o tek straight flush elin getirdiği, her zaman enerji içeceklerine ve şeker waffle’larına harcanan bir euro seksen sentlik kârdı. * Sınıfımızdaki çoğu çocuk gibi, W. de bazen bizimle birlikte poker oynardı ama birlikte poker oynarken, birbirimizin yüz ifadelerini oku maya çalışmamız bile aramızda önemli bir bağ oluşmasını sağlamamıştı.

Okulumuzun diğer liselerden pek bir farkı yoktu. Asma tavan, kantinde satılan sosisli sandviç, eski hükümlü bekçi, yemek yemenin yasak olduğu bir multimedya kütüphanesi. Okul, yıllar sonra Project X bahanesiyle yok edilecek olan Haren isimli köydeydi. Köy yıkıldığı sırada W. ve ben Anvers’te okuyorduk ve olayı haberlerde görmüştük. Görüntüleri Hil de’yle beraber onun yatağında oturup cips yerken izlemiştik. Her gün bisikletle geçtiğimiz sıkıcı sokakları aniden lamba direkleri kırılmış, çöp kutuları havaya uçmuş halde görmek tuhaf bir histi. Protestocular, gençliğimizin sükunetini sarsmak için konuşlandırılmış bir paralı asker ordusuydu sanki. Hayatında Groningen’e veya Haren’a hiç gitmemiş olan Hilde görüntüyü durdurmuştu.

“Orada ne yapıyorlar?” diye sormuştu. “Orası bir dondurmacı,” demişti W. “İçeri girmeye çalışı yorlar galiba... Bunun için onları suçlayamam çünkü oranın fıstıklı dondurması benzersizdir.”

Hilde eğlenir ve ne olduğunu anlamaya çalışan bir ifadeyle bana baktı. W. ile hemfikir olmak zorundaydım. Özellikle fıstıklı dondurması çok lezzetliydi. İkinci sınıftayken W., Jaap Stam esprilerine öncülük ederek okulda mütevazı bir şöhret kazanmıştı. İnternet forum larında Chuck Norris hakkında dünya çapında söylentiler * Street: Pokerde bir kart veya bahis turu için kullanılan bir terim. -ç.n Flush: Pokerde aynı renkten beş karttan oluşan el. -ç.n Straight flush: Pokerde aynı renkteki ardışık beş kart. -ç.n dolaşıyordu: Amerikalı dövüş ustası ve Hollywood yıldızının doğaüstü güçleri olduğu iddia ediliyor ve bunlar hakkında espriler, gereksiz bilgiler paylaşılıyordu. W. en sevdiği esprileri Felemenkçeye çevirip Chuck Norris’in yerine ise erkek egemenliğinin simgesi olan Hollandalı Jaap Stam’ı koymuştu. Elindeki esprileri okul gazetesine göndermişti. Jaap Stam’ın kendi inşa ettiği bir evde doğduğunu biliyor muydunuz?

Eninde sonunda herkes ölümle yüz yüze kalacak, ölümün kendisi hariç. Ölümü ziyaret edecek kişi Jaap Stam olacak. Jaap Stam sıfıra bölünebilir.

Espriler okulun eğlence kaynağı haline gelmişti. Jaap Stam’la ilgili her şey komikti. Bu tür esprileri en azından bir ay bo yunca, koridorların ve kantinin karmaşası içinde, sık sık duyacağınıza emin olabilirdiniz.