Tadımlık · ilk sayfalar
Dilimin Sınırları
Eva Meijer
Depresyon. Yasa benzer; yastan kaynaklanıyor da olabilir. Korku ve üzüntüye de benzer; insan bir şey kaybettiğinde ya da kaybetmekten korktuğunda, düşerken ya da düştüğünde neler olup bitiyorsa; depresyon, tüm bunlara verilen isimdir. Yine de tam budur, diyemeyiz. Depresyon, gerçekliğin özgün bir biçimde yitirilmesidir. Bizi derinden etkileyen bir olaydan sonra dünyaya farklı bakarız; âşık olduğumuzda bir dünyamız daha olur, birisini kaybettiğimizde bir dünyamız daha eksilir ve kendimizi farklı hissederiz. Bir süre bize yabancılaşmış olsa da bu dünyanın içinde kalmayı sürdürürüz, çünkü köklerimiz oradadır. Kendimizde kalırız. Depresyon tam bu noktada, bize kendimizle dünya arasındaki bağlantıyı sorgulatır. Kendimizi bu dünyaya ait hissetmemekle kalmaz, kendimizi ait hissedeceğimiz güvenli bir yerin var olup olmadığını da sorgularız. Depresyon; beynimize ve hayatımızın anlamına zarar verir, günlerimizi çürütür. İlk depresyondan sonra genellikle ikincisinin gelme ihtimali yüksektir, ikincisinden sonra tekrarlama ihtimali ise daha da yüksektir ve depresyon, bu şekilde katlanarak hayat döngümüze dâhil olur.
Sevgilim, 2017 sonlarında bir tartışmamızdan sonra beni sıklıkla hüzünlü olmamla ilgili suçlamıştı. Buna şaşırmıştım, çünkü kendimi özellikle hüzünlü hissettiğim bir dönem sayılmazdı. Dolayısıyla melankoli dozum da her zamankinden farklı değildi. Yani kesinlikle depresyonda değildim. Hayatının belli bir bölümünü depresyonda ge çirmiş biri olarak bundan çok emindim... Bu tartışmadan kısa süre sonra bir kitap okudum. Kitabın yazarı engelliydi ve engelsiz yaşamak istemediğini söylüyordu. Daha sonra bunun üzerine epey düşündüm. Uzun süre hayatımın yaşamaya değer olmadığını düşünmüştüm; mutsuzluk, mutluluktan daha ağır basıyordu. Bununla aslında hiçbir zaman güzel şeyler yaşamamış olduğumu değil, aslında tam tersini kastediyordum; öte yandan, motivasyonum hayatımın önemli bir bölümünde alt sınırın altındaydı. Bunu kim senin yaşamasını istemem; ancak diyebilirim ki, dünyam tam da bu nedenle zenginleşti ve bu sayede sağlıklı bir iş ahlakı geliştirdim. İşim, hayatım oldu. Empati ve hayal gücüm gelişti mi ya da daha duyarlı bir insan oldum mu, bilmiyorum; belki bunlar kısmen de olsa depresyonumun nedenini oluşturmuş olabilir. Sonuç olarak her halükârda kendimi bu olaylar üstüne düşünüp dururken buluyorum. Elinizdeki deneme bu düşüncelerimin bir yansıması; kendi deneyimlerimden hareketle kaleme aldığım konusu depresyon olan küçük felsefi bir araştırma. Bu araştırma; Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nin girişinde vurguladığı “kendim için” aidiyetinin tam karşısında, yani bu araştırma kendim için değil: Amacım, hiçbir ayrıntıyı gizlemeden kendimi olduğu gibi göstermek değil. Yapmakta olduğum, kendi hayatımı ya da kendimi dürüstçe ortaya koymak da değil. Depresyonu araştırmak için kendi hayatımı bir lens gibi kullanmayı denemek istedim sadece. Yazdıklarım kendimle ilgili anlatabileceklerimin küçük bir kısmını oluşturuyor; çünkü bilindiği üzere, söze dökülen eylemler her zaman onların temelini oluşturan davranışlardan farklıdır. Diğer taraftan bu araştırmada anlattıklarım, elbette aynı zamanda hayatımın önemli bir kısmını da oluşturan ve beni ben yapan detaylar içermekte. Depresyonun ne olduğunu anlamanın insanları tedavi edeceğine inanmasam da yine de bu anlamlandırmanın bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Depresyon, beyindeki kimyasal bir problemden fazlasıdır; depresyondaki kişilerin akıllarını meşgul eden meselelerin temeli insanlıkla ilgilidir. Hatta depresyon çoğu zaman; insan ve ruh, dil, otonomi, iktidar ilişkileri ve yalnızlık gibi felsefi meselelerle de yakından ilişkilidir. Bu deneme; aynı zamanda diğer taraf, yani hayvanlar, ağaçlar, sanat ve hayata anlam katabilen diğer her şey kadar, teselli ve de umut hakkındadır.
Birinci Bölüm:
Düşüncelerin Silikleşmesi ve
Masadaki Ölüm Hakkında Küçük Bir Tarih 1994 yılının mayıs ayı hatırladığım kadarıyla alışılmadık kadar güneşli ve sıcak geçiyordu. * Okul arkadaşlarım her teneffüste bahçede çimenlerin üstüne oturur; papatya lardan kolyeler, taçlar yapar, gitar çalarlardı. Dünya ışıl ışıldı ve hayat sonsuz vaatlerle doluydu. Onlar neşe içinde hoplayıp zıplarken ben attığım her adımda görünmez bir çamurun derinliklerine doğru saplanmaktaydım. Ağırlığın gücüne karşı koyamıyordum; toprak, adeta beni kendine çekiyordu. On dört yaşımdaydım ve bir süredir hüznün ne demek olduğunu biliyordum.
Sekiz yaşımdayken teyzem doğum günümde benden bir oyuncak seçmemi istedi. Sepet içinde etrafında yavrularıyla oturan pelüşten yapılmış bir köpek seçmiştim. Pelüş köpek bana çok sevimli gelmişti; ama aynı zaman da bunun doğru bir seçim olmadığını, daha eğitici bir şey seçmem gerektiğini de sezmiştim. Doğum günüm hiç keyifli geçmedi, tartışmalar oldu ve günü tuhaf bir grilik kapladı. Güzel değildi işte doğum günüm, diğerlerinin bunu fark edememelerini ve nasıl olup da her şeyin yo lunda gittiğini düşündüklerini anlayamıyordum. Mayısa kadar bu duygular arasında gelgitler yaşadıktan sonra, bu hissettiklerim diğer bütün meseleleri geriye iterek gelip ön plana yerleşmişti.
* İnternette tarih içindeki hava durumlarını kapsayan bir web sayfası buldum, 1994 yılının yazı sıcak geçmesine rağmen tamamının oldukça yağışlı geçtiğini okudum mayıs ayı fazla güneşli geçmemişti. Güneş muhtemelen açıkladığım başka konulardan dolayı dikkatimi çekmiş olmalıydı. Mayıs geçip haziran geldiğindeyse her şey daha da grileşmişti, tıpkı çizgi filmlerde renklerin yavaşça geri çekilip sonunda sadece siyahla beyazın kalması gibi. Ardından var olan siyah beyazdan kontrast da kayboldu, beyaz daha da cansızlaştı ve sonunda her yer gri oldu. Etrafımdaki dünya başka bir dünyaya dönüşmüştü; olan biten kendi liğinden iyi sonuçlanmayacak, hatta büyük bir ihtimalle hiçbir zaman iyi sonuçlanmayacaktı. Bedenim bu ağırlığın altında, düşüncelerim tek bir tema etrafında birleşiyordu: bu dünyada var olmasam daha iyiydi. Daha sonraları mayıstan nefret ettim; baharın kokusundan, yeşillenmeden, filizlenmeden, yazın müjdecisinden... Mayıs, beni bugün bile hiç neşelendirmez. Baharın arkasından gelecek olan mevsim de beni diğer insanlar kadar heyecanlandırmaz. O dönemlerde Jean Paul Sartre’ın Bulantı 1 adlı kitabını okudum, kitabın kahramanı Roquentin de aynı anlam sızlık ve boşluğun içindeydi. Ürkütücü bir kitaptı. Sanki benim hissettiklerim ve Sartre’ın tarif ettikleri çıplak bir gerçekliğe, hakikate dokunuyor ve keşfetmiş olduğum bu kasvet hali hiç yok olmayacakmış gibi geliyordu. Sartre için bu çıplaklık korkutucu olmaktan çok özgürlüğün çıkış noktasını oluşturmaktaydı. Ona göre insanlar sadece bedene değil bilince de sahipti; ayrıca, fiziki varlığımızı aşmak için hayatın anlamsızlığını ve hiçliğini göz önünde bulundurmamız gerekiyordu. Bu yaklaşımı tanrıya olan inanç, avunma hayalleri ya da başkalarının isteklerini yerine getirmeye çalışarak örtmeye kalkışılmamalıydı. Kendini var etmek için kendini özgürleştirmen gerekir, ancak kendi seçimlerini yaparak ve onların getirdiği sorumlulukları üstlenerek kendini var edebilirsin. O günlerde böylesi bir özgürlükle ilgili en ufak bir bilgiye sahip değildim. Yabancılaşma duygusu üzerine kütüphanede kendi tarih araş tırmasını yaparken bunun kendiyle değil dünyayla ilgisi olduğu sonucuna varan Roquentin hakkında yazılanları okudum. Duyduğu nefret, tesadüfî olaylara verdiği bir tepki değil, o sıralar gelişmekte olan varoluş anlayışınaydı. Kendi kendini yetiştirmiş ve genellikle kütüphanede çalışan, güzele, iyiliğe inanan diğer insanlar naif ve saf insanlardı. Ayrıca kötülüğün arkasında da bir şey bulamayız, kendini kandırma, diyordu.
Ergenler ve varoluşçular bazı gerçekleri, mesela hayatın içindeki hüznü anlıyorlar. Belki çocuklar güvenli bir dünyada yaşamıyor -kedilerin trafikte ölmesi, diğer hayvanların da yavrularını yemeleri ya da dünyanın birçok bölgesinde kedilerin kendi yavrularını yemesi, savaşların yaşanması- ayrıca çocuklar henüz yetişkinlerin sertliğine ya da yetişkinlerin hayatın zorluklarına alışmalarına uzaklar. Onların dünyası sihirli, orada her şey mümkün. Bir ergen için dünya bütün şiddetiyle ortadadır. İlk aşklar sınırsız olabilir, duygu her tarafından fışkıran bir şeydir. Hayatın anlamsızlığı kendini şu şekilde de gösterebilir: hayat neyse odur; hayatla ilgili gerçek böyle bir şeydir, zevk ve keyif içindeki insanlar aslında bir hayal dünyasında yaşamaktadırlar.
Hep böyle hissedeceğimi, bunun asla düzelmeyeceğini düşünüyordum, çeşitli konularda kendimi suçlu hissediyor ve sıklıkla ölümü düşünüyordum. Ölüm; -kendi ölümümo dönemde şekillendi ve bir gölge gibi hep benimle oldu. Somut planlarım yoktu, ama yine de plan yapıyordum. Bu konuda okuldaki arkadaşlarımla ve terapistlerle konuştum. Terapistler kendiliğinden geçeceğini düşünüyorlardı. O zamanki kıyafetlerim hep canlı renklerdeydi ve ardı ardına konuştuğum bütün psikolog ve psikiyatristler bu giyin me tarzımdan dolayı beni ciddiye almıyorlardı. Bir tanesi raporuna bunun geçici olduğunu düşündüğünü, çünkü simsiyah kıyafetler yerine kelebek desenli yeşil yün bir bere taktığımı yazmıştı. Ayrıca ona göre birçok konuda yete neğim de vardı. Çok içki içiyordum, okuldan kaçıyordum, öğretmenlerle tartışıyordum ve şarkı söylüyordum. O günlerin içinden sıyrılmamda tüm bunların bir nebze yardımı oldu. Hasta olduğumu düşünmüyordum, ama bence iyi de değildim ve yaptığım şeyler bu düşünceyi kafamdan atmama ya da yok saymama yönelikti. Geceler boyunca pencerenin önünde oturup sarma tütün içiyor, müzik dinliyor, şarkı sözü, şiir ve mektup yazıyordum; bazılarını sonradan yaktığım oluyordu... Her şey bir uçurumun kenarında dönüp dolaşıyordu; durum neyse o, burada yalnızım, her şeyi yanlış yapıyorum, sonra yine başa dönüyorum. Felsefi ve Somut Olarak Kendini Öldürme* Albert Camus Sisifos Söyleni’ 2 nde hayatın anlamsızlığını anlamanın günün birinde mutlaka kendini öldürmeye yol açıp açmayacağını sorgular. ** İntihar etmek / etmemek sorunsalını felsefenin temel meselesi olarak görür Camus. Ona göre hayat; karmaşık, rastgele ve saçmadır. Bu konularla ilgili biz sordukça dünya mantıksız bir biçimde susar. Hayat, hasretini çektiğimiz anlamı bize vermez. Buna tepki olarak Tanrıya ve onun dünyayı kendi bildiği gibi oluşturduğuna, kurduğu düzen içine bir amaç yerleştirmiş olduğuna inanabilir ya da hayatın anlamsızlığını kabul edip onu yaşamaya değer bulmadığın için ölüme atlayabilirsin. Oysa bir seçenek daha var; saçmalığa sarılmak. Saçmalığın prim yaptığı dünyada insanlar olarak saçmalığı beraberinde getiren çelişkinin (saçmalığa karşı mücadele etmek ya da ondan kurtulmaya çalışmak ki bu da saçmalık oluyor) üzerine gitmek. Bunu yaptığımız zaman kendimizi öldürmek yerine olabildiğince geniş ve zengin bir şekilde yaşamak çare oluyor. Don Juan’ın anlamsız, ama inançlı bir biçimde * Bazı insanlar kendini öldürmek ifadesini, öldürmek suç sayıldığı ve cinayetin günahkâr çağrışımlarını hatırlattığı gerekçesiyle kullanmayı uygun bulmuyor. Bu kitapta kendini öldürmekle ilgili yazdım; bence bu en sık kullanılan ifade hem de yıllar içinde kendi başına bağımsız bir anlam kazandı.
** Yazar William Styron, Camus’nün kendisinin de depresyonla mücadele ettiğini yazar. Hatta Camus’nün trafik kazası sonucu ölümünün bir tür kendini öldürmek olup olmadığını sorgular. Zira bile isteye gözü kara bir şoförün arabasına binmiştir.
