Tadımlık · ilk sayfalar
Dahiler Diyarı
Eric Weiner
GİRİŞ
GALTON KUTUSU MACERASI
İnsanlar küçüklüğümden beri bende özel bir şeyler ol duğunun farkındaydı. On yaşında fizik yasalarını merak ederek, babamın on beşinci kattaki dairesinin balkonuna çıkmıştım ve su dolu büyük bir balonu atarsam ne olaca ğını merak etmiştim. Bu yüzden, Newton, Darwin ve dünyanın dört bir yanındaki büyük bilim insanlarının izinden giderek bir deney yapmaya karar verdim. “Aferin sana Einstein.” Su dolu balonun beklenmedik şekilde güçlü etkisiyle ön camı tamamen paramparça olan arabanın sahibi etkilenmişti. O dönem bana mantıklı ge len bilimsel girişimimin bu şekilde masraflı sonuçlanacağını kim bilebilirdi ki? Yıllar sonra meydana gelen bir diğer olayın içindeyse bir şömine, kapalı bir baca ve yerel itfaiye yer alıyordu. İtfaiyecinin sözleri hâlâ kulaklarımda çınlar: “Nesin sen, bir çeşit dâhi falan mı?” Ne yazık ki değilim. Bu da beni hızla azınlık haline gelen gruba dahil ediyor. Bugünlerde ciddi bir dâhi enf lasyonundan mustaribiz. Dâhi kelimesi herkesin dilinde. Tenisçilere de, uygulama tasarımcılarına da dâhi deniyor. “Moda dâhileri”, “mutfak dâhileri” ve pek tabii “siyasi dâ hiler” her yerde. Herkesin çocuğu birer “Küçük Einstein” veya “Küçük Mozart”. Hepimiz iPhone’umuz bozulduğunda soluğu Apple’ın Genius Bar’ında alıyoruz. Bu esnada, yığınla kişisel gelişim kitabının, bizlere hepimizin içinde küçük bir dâhinin yattığını (benimki muhtemelen epey derinlerde bir yerde) aktardıkları sayfaları mutlulukla özümserken, herkes dâhi olduğunda kimsenin dâhi olmayacağı gerçeğini de görmezden geliyoruz.
Bir süredir, bu gelişen ya da gelişmekten ziyade zarar gören deha kavramını inceliyorum. Kendimi bu konuya, tıpkı çıplak bir adamın kendini yeni kıyafetlere kaptırması gibi kaptırdım. Gerçekten de bir dâhi sarmalından aşağıya doğru sürükleniyor muyuz yoksa bizim ve hatta benim için bir ümit var mı?
Genius 1 —(Dâhi, deha, ruh, cin). Kelime büyüleyici, ama gerçekten ne anlama geldiğini biliyor muyum? Bize Latinceden geliyor, ancak Roma döneminde çok farklı bir şeyi ifade ediyordu. Kelime, o zamanlar doğaüstü güçle re sahip, koruyucu bir ebeveyn gibi sizi her yerde takip eden bir ruhu tasvir ediyordu. (Cin kelimesi aynı kökten gelir.) Her insanın bir ruhu olduğu gibi, her yerin de bir ruhu vardır. Şehirler, kasabalar ve pazar yerleri; hepsinin, onları sürekli canlandıran kendi yönetici ruhları, bir deha mahalleri vardı. Mevcut sözlük tanımı —“olağanüstü en telektüel güç, özellikle yaratıcı bir faaliyette tezahür ettiği şekliyle”— on sekizinci yüzyıl Romantiklerinin bir ürünüdür, acı çeken, sanatları nedeniyle ve şu an diyebileceğimiz üzere yaratıcılıkları nedeniyle ıstırap çeken o düşünceli şairler için çok daha yeni bir kelimedir; 1870’e kadar ortaya çıkmamış ve 1950’ye kadar yaygın olarak kullanılmamıştır. Bazıları dâhi kelimesini, çok zeki ve yüksek IQ’ya sa hip kişileri tanımlamak için kullanır. Ne var ki bu tanım oldukça yetersiz ve yanıltıcıdır. Son derece yüksek zekaya sahip insanların pek çoğu çok az şey başarırken, “ortala ma” zekaya sahip insanlar harika şeylere imza attı. Hayır, ben yaratıcılığın en yüksek biçimi olarak, yaratıcı dehadan bahsediyorum.
Yaratıcı dehanın en sevdiğim tanımı, araştırmacı ve 1 Genius kelimesinin birden fazla anlamı bulunmaktadır. Dâhi, deha ve yaratıcılık anlamında kullanılan kelime, eski zamanlarda koruyucu melek, cin gibi ruhani anlamlar da taşıyordu. -ç.n yapay zeka uzmanı Margaret Boden’a ait. Kendisi, yara tıcı dâhileri “yeni, şaşırtıcı ve değerli fikirler üretme yeteneğine” sahip kişiler olarak tanımlıyor. Bu özellikler, aynı zamanda ABD Patent Ofisi’nin, bir buluşun bir patenti hak edip etmediğini belirlemekte kullanılıyor. Kahve fincanı gibi basit bir şey düşünün. Floresan tu runcunun alışılmadık bir tonuna boyanmış bir fincan icat edebilirim. Evet, bu her ne kadar yeni bir şey olsa da, şa şırtıcı veya kullanışlı bir şey değildir. Şimdi, altı olmayan bir kahve fincanı icat ettiğimi düşünün. Bu, kesinlikle yeni ve şaşırtıcı ama yine de kullanışlı değil. Hayır, bir patente hak kazanmak için, kendi kendini temizleyen bir kahve fincanı ya da flash bellek olarak katlanılabilir kahve fincanı gibi bir şey icat ederek, yeni, şaşırtıcı ve kullanışlı olmasını sağlamalıyım. Kademeli inovasyon yolunda atacağınız küçük adımlar, size bir patent veya dâhi unvanı kazandırmaz. Bunun için daha büyük bir atılım gereklidir. Benim gibi coğrafya sever ve tarih öğrencisi olan birinin ilgisini çeken soru, sadece bu atılımların neye benzediği değil, aynı zamanda nerede ve ne zaman gerçekleştiği dir. Ben de bu yüzden, bu sefer içinde su balonu barın dırmayan bir deney yapmaya karar verdim. Genç İngiliz soylularının, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda ufuklarını genişletmek için Büyük Tur diye adlandırılan, yurtdışı gezilerine benzeyen bir yolculuğa çıktım. Daha önce de dediğim gibi ne bir soylu ne de bir dâhiyim. Bulanık üniversite yıllarım, ucuz bira ve bana uygun olmayan kadınlar eşliğinde geçmişti. Üniversite hayatıma daha çok özen göstermiş olmayı dilerdim. Her şeyin, bu sefer daha farklı olacağına dair söz vermiştim kendime. Bu kez, ka yınpederimin belli belirsiz ve melodik aksanıyla kurduğu şu cümleye kulak verecektim: “Genç adam, kendini e-ğitmen gerek!
Eğitim hikâyem, gerek dâhilerden payını almış, gerekse dâhilerin çalışmalarına kucak açmış Londra şehrinde başlıyor. Eğer benim gibi sözde deha biliminden etkileniyorsanız veya keçe parçalarına gizlice raptiye batırmaktan hoşlanıyorsanız, Galton Kutusu’nu görme fırsatını tepmek istemezsiniz. Bu fırsatı, tıpkı benim yakaladığım gibi University College London’da2 yakalayabilirsiniz. Baharın gelişini haber veren bulutlu bir günün sabahında, King’s Cross Metro İstasyonu’nda indikten sonra, üniversitenin Hogwarts’ı3 andıran kampüsüne doğru birkaç yüz metre yürüdüm. Orada beni, Galton Kutusu’nun so rumlusu olarak karşılayan Subhadra Das’a hemen kanım ısınmıştı. Gülüşü ve gözlerimin içine bakışı beni rahatlatmıştı. Beraber gösterişsiz bir koridordan geçirerek, bir masanın üstünde duran Galton Kutusu’nun bulunduğu ıssız bir odaya doğru aşağıya indik. Subhadra, bir çift la teks eldiven taktıktan sonra, adeta bir farenin beyin ameliyatını gerçekleştiriyormuş gibi dikkatlice kutuya uzandı. Galton Kutusu’nda Sir Francis Galton’ın dünyevi eş yaları bulunuyordu. Bir nevi, garip ama zeki bir adama yakışan tuhaf eşyalardan oluşan bir koleksiyon. On dokuzuncu yüzyılın çok yönlü bilim adamı ve Charles Darwin’in kuzeni olan Galton, istatistiksel analiz ve anket, kompo zit portre ve adli parmak izi kavramlarını geliştirmişti. İlk meteorologlardan biriydi. Doğaya (gen) karşılık yetiştirme (çevre) sorunsalını4 ortaya çıkaran Galton’ın, IQ’su tahmini olarak 200 civarındaydı.
Galton, sayabileceğimiz her şeyi saymaktan yanaydı. Ona göre ifade edilecek her şey sayılarla ifade edilmeliydi. Bir keresinde, bir problemi ilk önce kelimelerden “arındırmadığı” sürece tam olarak anlayamadığını itiraf etmişti. 2 1826 yılında İngiltere’de kurulan Londra merkezli üniversite. -ç.n 3 J.K Rowling tarafından kaleme alınan Harry Potter adlı seride yer alan cadılık ve büyücülük okulu. -ç.n 4 Nature versus nurture. İnsanın yaşamını belirleme kapasitesi olan iki zıt kavramı ifade eder. Nature, müdahele edilemeyen, iradeden bağımsız gelişen olgudur. Ancak nurture, bireyin kararlarıyla gelişebilir. -e.n Sosyal olarak oldukça beceriksizdi. Rakamları insanlara tercih ederdi.
Subhadra, kutudan çıkardığı bir parça keçe ve birkaç raptiyeyi dikkatli bir şekilde masaya koydu. Söylediğine göre Galton, bunları zamanında garip deneylerinden biri olan Büyük Britanya’nın “güzellik haritası”nı çıkarma gi rişimi için kullanmıştı. Amacı, ülkenin en güzel kadınlarının nerede yaşadığını belirledikten sonra, sonuçları harita üzerinde belirtmekti. Ne var ki dönem Viktorya dönemiydi ve Galton da fazlasıyla utangaç biri olduğundan güzellik yarışması düzenlemek pek mümkün görünmüyordu. Galton‘ın çözümü, çeşitli şehirlerin sokak köşelerinde, paltosunun cebine gizlediği keçe ve raptiyelerle, kadınla rın geçip gitmesini izlemekti. Ne zaman kendince çekici bir kadın görse, dört adet raptiyeyi keçeye saplıyordu. Çekicilik azaldıkça, keçeye sapladığı iğne sayısı da azalıyordu. Tüm Birleşik Krallık’ı kadınların görünüşlerini bu şekilde gizlice sıralayarak gezerken, muhtemelen kimsenin dik katini üzerine çekmedi. En çekici kadınların Londra’da, en az çekici olanların ise İskoçya’nın Aberdeen şehrinde yaşadığı sonucuna vardı. İnsanlar, Galton’ın güzellik haritasına pek ilgi göstermese de, dönüm noktası niteliğindeki “Kalıtsal Deha” (Hereditary Genius) adlı kitabını dikkate almışlardı. 1869’da yayınlanan kitap, seçkin yaratıcıla rın, liderlerin ve sporcuların aile soylarını derinlemesine araştırmaktaydı. Galton, bu insanların başarılarını ge netiğe veya “doğal yetenekler” olarak adlandırdığı şeye borçlu olduklarına inanıyordu. Galton’a göre genetik her şeyi açıklığa kavuşturuyordu. Ona göre genetik, bir aile birkaç seçkin üye içerirken, bir diğerinin ise hiç seçkin üye içermemesinin nedenini açıklıyordu. Aynı zamanda, çok sayıda göçmen ve mülteciye sahip toplumların neden sıklıkla başarılı olduklarını da aktarıyordu —zira bu yeni gelenler, yanlarında “değerli saf kanlarını da getiriyordu”. Bazı ulusların, neden diğerlerinden daha başarılı olduğunu da aydınlatıyordu (Galton bu konuya, başlığı ne yazık ki “Irkların Karşılaştırmalı Değeri” olan bölümde değin miştir). Bu bölümde, bir zamanlar eski Yunanlılar gibi büyük uygarlıkların, kendilerinden “daha aşağı” tabakaya ait insanlarla evlenip kendi soylarını seyrelterek, uygar lıklarının çökmesine neden oluşu ele alınıyordu. Sonlara doğru Galton, kendi gibi dâhilerin her birinin neden kıta Avrupası kıyılarındaki küçük, kasvetli bir adada yaşayan beyaz bir adam olduğunu açıklarken, kadınlardan sadece “Edebiyat Adamları” adlı bölümde bir kez bahsediyordu. Galton’ın kitabının olumlu tepkiler almasına şaşırma mak lazım. Zira insanların uzun zamandır şüphelendik leri bir şeyi, bilimsel bir dille açıkça ifade ediyordu: Dâhi olunmaz, dâhi doğulurdu.
Subhadra, iğneleri ve keçeyi Galton kutusuna dikkat lice geri koydu. Kutu hakkında ve ayrıcalıklı bir geçmişe sahip olmasına rağmen, kendisine ve arkadaşlarına bu tür bir statünün avantajlarını görmezden gelen Galton hakkında karışık duyguları olduğunu belirtti. “Galton, bir meritokraside5 yaşadığını sanıyordu,” dedi Subhadra, aynı zamanda onun keskin zekalı biri olduğunu da ekleyerek. “Ölçülemez olduğunu düşündüğümüz şeyleri ölçen ilk kişi oydu,” diye devam etti, eldivenlerini çıkarırken “tıpkı sorgulanamaz olduğunu düşündüğümüz şeyleri sorgulayan olduğu gibi.” Galton, tek başına, yaratıcı deha meselesini şairlerin ve mistiklerin elinden zorla alıp, bilim adamlarının eline verdi.
Yine de öne sürdüğü kalıtsal deha kavramı son dere ce yanlıştı. Dâhilik, mavi gözler ya da kellik gibi nesilden nesle aktarılan bir özellik değildir. Dâhi geni diye bir şey yoktur; zira bir dâhinin kendisi gibi dâhi bir çocuğu olduğuna henüz rastlanmamıştır. Kalıtımsal faktörlerin değiş5 Meritokrasi, yönetimde zihinsel anlamda yetkin ve güçlü insanların bulunduğu bir yönetim biçimidir. Kayırmanın ve liyakatsizliğin olduğu nepotizmin karşıtıdır. -e.n kenliği, medeniyetlerin yükselişine veya çöküşüne sebep olmaz. Evet, yaratıcı deha söz konusu olduğunda genler, karışımın bir parçasıdır, ancak psikologların tahminine göre %10 ila %20 gibi nispeten daha az bir etkisi vardır. “Dâhi Doğulur” efsanesinin yerini “Dâhi Olunur” efsanesi almıştır. Görünüşe göre bu doğru olabilir. Araştırmalar, bırakın dâhi olmayı, bir işte usta olmaya yaklaşmak için bile on yıl boyunca, o işin üstünde sıkı çalışılması ve en az on bin saatlik pratik yapılması gerektiğini ortaya koyuyor. Bir başka deyişle modern psikoloji, Edison’un “Deha, %1 ilham ve %99 alın terinden oluşur.” sözüne uygun deneysel bulgular sunuyor.
Bu alın teri, resmin önemli bir kısmını oluştursa da resimde hâlâ eksik bir şeyler var gibidir. Peki bu eksik parça tam olarak nedir? Bu soru, baharın yerini hafif ama ısrarlı bir yağmura bıraktığı sırada, Viktoryen mimari esintileri taşıyan kampüste hızlı hızlı yürürken, Galton’ın matematik bulmacalarından biri gibi kafamı kurcalıyordu. Birkaç ay ve on bir bin küsur kilometre kadar sonra, kendimi başka bir kampüste, başka bir kutunun huzu runda buldum. Bu kutunun içinde dizin kartları mevcut tu. Yüzlerce dizin kartı. Her kartın üzerinde küçük ama net bir şekilde okunabilen el yazısı ile tarihi bir olay ve o dönemde yaşamış seçkin bir kişinin adı yazılıydı. İtalyan Rönesansı ve Michalengelo gibi mesela. Kartlar tarihlere ve yerlere göre düzgün bir şekilde sınıflandırılmıştı. Her şey oldukça sistematik ve Galtonvariydi. Ne var ki bu ku tunun sahibi, hâlâ capcanlı karşımdaydı ve tokalaşırken elimi kuvvetlice sıkıyordu.
