Tadımlık · ilk sayfalar
Yegâne
Alsem Charles Roidi
17 Nisan 2008
Yâren Harası
Sekiz sıra ahırın sol tarafını örten duvardaki ağdan, örümceği gaga sıyla çekti aldı, anne kırlangıç. Serin nisan gecesinde çiylerin ıslatıp ağırlaştırdığı kanatlarını kuvvetle çırptı; yönünü yuvasına çevirdi. Alt ve üst ahşap kapıları kapalı, karanlık ahırların önünden süzüldü. Işığı ve üst kapısı açık tek ahır Rosa’nınkiydi. Ahırın önüne varınca alçaldı, alt kapının üstüne tünedi. Ahırın asıl sahibi Rosa, sağ tara fına devrilmiş, hızla nefes alıp veriyordu. Atın meme uçlarındaki beyazlık çekti kırlangıcın dikkatini. Yılan süte gelebilir, attan ürke ceğinden, tavan ve duvarın kesiştiği köşeye kurduğu yuvasındaki yavrularına musallat olabilirdi. Ürpertiyle yavrularına doğru uçtu. Anne kırlangıç, daha beş dakika önce yanlarında olmasına rağmen yavrularının sapa sağlam olduğunu görünce, rahatladı. Ağzındaki örümceği yavrularının önüne bırakıp uzun uzun şakıdı. Yücel, buz mavisine boyadığı tek katlı evinin önünde kollarını iki yana açtı. Uzun uzun gerindi. Gözlerini ovuşturdu. İki saatlik uykusu sırasında gri bulutlar yitmişti. Harayı çevreleyen ovanın bitimindeki erik ağacının hizasında seher yıldızı parlıyordu. “Bismillahirrahmanirrahim.” dedi; tabureyi altına çekti. Sarı lâstik çizmelerini ayağına geçirdi. Bir tutam tütünü kağıda yayıp sigarasını sardı. Sigarası ağzında kendini dizlerinden yukarı itti. Doğruldu. Adımlarını ileri doğru attıkça ağzındaki sigaranın dumanı geriye süzülüyordu. Sigarasının yarısına varmadan lambası yanan tek ahırdan gelen acı kişnemeyi duydu. Sigarayı atıp ayağıyla sön dürdü. Hızlı, uzun adımlarla Rosa’nın ahırının kapısına vardığında akşamdan kireçlediği zeminin üstüne bol bol attığı saplardaki turuncu sıvıdan doğumun başladığını anladı. Rosa, ahırın içinde halkalar çizerek dolaşıyor; tamamladığı her turda doru tüyleri terden biraz daha kararıyordu. Yücel, Rosa’nın doğum zamanının geldiğini anlamıştı; ama evhamlı adamdı, gaz sancısı olmadığına emin olmak istiyordu. Alt kapıyı yavaşça açıp ahırın önünde çömeldi. Rosa’nın meme ucundaki sütü görünce doğruldu. Kapıyı ses çıkarmadan kapattı. Her doğum öncesi olduğu gibi sinirleri gerildi. Arka cebinden kahverengi deri anahtarlığını çıkardı. Ahırın yanındaki depoya hızlı adımlarla ulaştı. Akşamdan hazırladığı eldiven, havlu ve makası aldı. Rosa’nın yanına geldiğinde kısrak sağına yatmış derin derin soluyordu. Ağır ve dikkatli adım larla atın başına gitti. Terli alnını öptü. Boynunu okşayarak “Bugün ikinciye anne olacak benim kızım.” dedi. Rosa, gözlerini bir parmak kadar açabilmişti. Savaş borusundan çıkan sese benzer bir inleme koyverdi. Etrafa yayılan kokuyu tanıyordu Yücel. Berber arkadaşına, “Bütün gün kafandan aşağı işkembe çorbası döküldüğünü hayal et...” diyerek tarif etmişti bu kokuyu...
Rosa’nın rahminden dışarı tayının sidiğine ve bokuna bula nan turuncu sıvı bir kez daha boşaldı. Acıyla kişnedi kısrak. Yücel, “Bereket rahmini duvara dayamamış.” diye geçirdi içinden. Beş sene evvel ne yaptıysa bir başka kısrağı yerinden oynatamamış, kalça sını duvara dayayarak doğurmaya başlayan kısrak, tayını eze eze boynunu kırıp öldürmüştü. “Hayatımda daha berbat hissetmedim.” demişti karısına. Belma, tay öldükten ancak iki ay sonra kocası ona dokunabildiğinden bunu zaten biliyordu.
İnlemelere karışan kasılmaların, her bir kılcal damarı dışarı fırlayan gözlerin ahırda aradığı çareyi bulamadığı on beşinci daki kanın sonunda; Rosa’nın rahminden dışarı çıkan falcı küresi büyük lüğünde bej bir baloncuk, baloncuğun içinde de tayın ön ayaklarını gördü Yücel. İçinden “Çok şükür, düz geldi ayakları.” deyip Rosa’nın gözlerine gururla baktı: “Aferin benim kızıma be!” dedi. Rosa’nın boyun damarları, kabartma harita üzerindeki akar sular gibi belirginleşmişti. Acıyla kişneyerek bir kez daha ıkınınca önündekiyle hiza alan bir öğrenci gibi uzattığı ön ayaklarının ardından tayın kafası göründü. Rosa, gücünü toplayıp göğsünü şişirdi. Sağrısındaki kaslar fırtınalı bir denizin dalgaları gibi tit redi. Plasentasının içindeki tay, sap yığınının üstüne düştü. Tıpkı bir insan gibi of çekip öksürdü Rosa. Gözlerini yumdu. Hızla alıp verdiği soluğunun düzene kavuşması için zamana ihtiyacı vardı. Yücel yalağa astığı havluyu kaptığı gibi tayı kuruladı. Tayın sol arka bacağını kaldırdı. Alnında kar topu sol arka ayağında seki olan tay dişiydi. Titreyen sağrısından boynuna kadar şefkatle okşadı dişi tayı. Tebessümle, “Erkek şans, dişi bereket.” dedi. Yücel, Rosa’nın rahmindeki kordonu kesti. Kalan plasentayı da temizledikten sonra, bir yandan da masaj yaparak Rosa’yı kuruladı. Kapıya doğru iki adım geriye çekildi. Anne ve taya bir kez daha baktı. Her şey yolunda gidiyordu. Sigara içmek için dışarı çıktı. Yücel, ahırın kapısından anne ve tayını izlerken Rosa yattığı yerden kalktı. Yavrusunun başına vardı. Aralarındaki bağı mühürleyecek olan tayının kokusunu, ciğerine doldura doldura yavrusunu diliyle temizledi.
Tayın kıpırdandığını görünce eldiven kutusundan yeni bir çift aldı. Ellerine geçirdi. Kapıyı ses çıkarmadan açtı. Sapların üstüne bastıkça çıkan hışırtıyı azaltmak için olabildiğince yumuşak adımlar atarak tayın yanına vardı. Ayağa kalkmak için çabalayan tayın ön ayaklarını ileri doğru uzattı. Tay ön ayakları üzerinde doğrulmak için davrandı, ama bir karış bile yükselemeden düştü. Yücel yanında, Rosa başında, dünyaya yeni gelen tayın ayağa kalkıp ağız sütünü içmesi için seferber oldular. Annesinin alnını yalaması hoşuna gitmiş olacak; tay, ayakları üzerinde doğrulmak için hamle yaptı. Ön ayakları pergel gibi iki yana açılıyor, dengesini kurmak için çabalayan tayın tüm bedeni titriyordu. Yücel, tam düşecekken kar nından tutup tayın dengesini kurmasına yardımcı oldu. Babasının karnındaki eli, yeni yüzme öğrenen bir çocuğa nasıl güven veriyorsa tay da içinde aynısını hissediyor, kafasını annesinin memesine doğru korkmadan uzatabiliyordu. Ağzıyla bir iki yokladıktan sonra meme ucunu bulabildi yavru. Yücel yavaşça elini tayın karnından çekti. Rosa, tayının sağrısında kalan plasenta parçasını uzanıp aldı.
