Tadımlık · ilk sayfalar
Hafıza Hakkında Bir Kitap
Hilde Otsby, Ylva Otsby
Öte yandan doktor Scoville bunları bilmiyordu. Kanada’da bir cerrahın hipokampüsü çıkararak epilepsiyi tedavi ettiği kulağına çalınmıştı. Bunun üzerine, beynin iki yarısındaki hipokampüsü de almanın yalnızca birini almaya göre çok daha iyi bir tedavi yöntemi olacağını düşünmüştü. Henry doktorunu dinledi. Yaşam boyu boğuştuğu ağır hastalığı onu çaresiz bırakmıştı. Deneme yapılmasını kabul etti ve hafıza araştırmaları tarihinin en önemli kişisi oldu. Ameliyatın ardından kendisine geldiğinde, son iki-üç yıldan hiçbir şey hatırlamıyordu; daha önemlisi, hiçbir şeyi dikkat aralığının el verdiğinden daha uzun süre aklında tutamıyordu. Ne zaman tuvalete gitmek istese hastabakıcılar ona yol göstermek zorundaydı. Bulun duğu yeri bir başka düşünceye geçer geçmez unuttuğundan ona sürekli söylemek gerekiyordu.
Henry ömrünün kalan elli yılı boyunca yalnızca içinde olduğu anı yaşayacaktı. Ne yarım saat önce yaptıklarını ne de aynı fıkrayı daha bir dakika önce anlattığını hatırlıyordu. Öğle yemeğinde yedikleri aklında kalmıyordu ve aynanın karşısına geçip saçlarının ağarmaya başladığını görene dek kaç yaşına bastığını bilmiyordu. Mevsimi ancak pencereden bakarak tahmin edebiliyordu. Hiçbir şey aklında tutamadı ğından para idaresi, yiyip içme, ev işi gibi sürekli hatırlama gerektiren yükümlülüklerin altından kalkamıyor, dolayısıyla anne-babasının yanında yaşıyordu. Çoğunlukla mutlu, çev resinden hoşnuttu; fakat bazen, babasının ölümünde olduğu gibi, aşırı sarsılıyordu.
Babasını yitirme üzüntüsü ertesi gün unutulmuştu. Fakat bir sabah uyandığında, her zaman duvarda asılı duran güzelim silah koleksiyonunun yerinde olmadığını fark etti. Silahlar amcasına miras kalmıştı ve Henry bununla babasının ölümü arasında bir bağlantı kuramasa da apaçık bir terslik olduğunu anlamıştı. Gece eve hırsız girdiğini düşündü. Olan bitenin ona açıklanması yararsızdı. Ertesi gün yine hırsızların hedefi olduğunu düşünecekti. Sonunda amcası silah koleksiyonunu iade etmek zorunda kaldı. Henry babasının artık eve gelme mesine giderek alıştı ve öldüğünü kendince bilir oldu. Cerrah Scoville o zamana dek sonuçlarını kimsenin kes tiremeyeceği bir deney gerçekleştirmişti. Doğrusu daha önce aynı yöntemle ameliyatı onlarca hasta üzerinde yapmış, fakat onların hiçbirinde hafıza sorunu belirtileri gözlemlenmemişti. Bunun nedeni Henry Molaison’dan önce ameliyat edilenlerin ağır şizofrenler, psikozlular ve sanrı sorunu çekenler ara sından seçilmesiydi. Ameliyat öncesi de normal davranışlar sergilemedikleri için hafıza sorunları psikozla ilişkilendiril mişti. Tedavinin, hastaların hiçbirinin şizofrenisinde düzelme sağlamadığı da belirtilmeli. Öte yandan o yıllarda lobotomi modaydı ve Scoville, klasik prosedürde olduğu gibi beynin ön bölümlerini kesmek yerine hipokampüsü alarak lobotomi uygulamasını geliştirmeye kararlıydı. Scoville’in düşüncesinin altında yatanlar ancak başka bir kitabın konusu olabilir. Biz burada Henry Molaison’un ünlü ameliyatının sonuçlarıyla ilgileniyoruz. Açıkçası sonuçlar Scoville’i derinden etkilemişti. Kanadalı psikolog Brenda Milner’le ortak kaleme aldığı bir makalede başarısızlığını itiraf etti. Brenda Milner, Henry’nin hafızasının zarar görme nedenini bulmayı ve hastasından yola çıkarak insan hafızasının oluşumunu dünyaya göstermeyi kendisine görev edindi.
Henry Molaison incelenerek hafıza konusunda neler öğre nilebilir? Yalnızca onunla konuşmak bile hafızanın yapısına yönelik temel bilgiler sağlıyordu. Henry büsbütün başka bir şey düşünmeye başlamadıkça veya çevresindeki bir şey dikkatini dağıtmadığı sürece konuşmayı rahatça sürdürebiliyordu. Bu da kısa süreli hafızasının tümüyle normal çalıştığı anla mına geliyordu. Hafızanın bu bölümü kişinin o anda orada aklında tutabildiklerinden oluşur. Deneyimlerimiz kalıcı anılara dönüşmeden önce kısa süreli hafızada barınır. Arayıp bulduğumuz bir telefon numarasını çevirirken rakamları yalnızca bir süreliğine hatırlarız. Not alırken, yeni terimler öğrenirken de durum böyledir. Bilgiler burada birkaç saniye veya kişi onları düşündüğü sürece saklanır. Kafamızın içinde dolaşıp duranların bir bölümü seçilir ve kalıcı olarak saklan mak üzere uzun süreli hafızaya yerleştirilir. Fakat Henry’nin yalnızca kısa süreli hafızası vardı, onu da dahiyane şekilde kullanabiliyordu. Uzun süreli hafızası kötü birinin zaman algısı nasıldır diye görmek istediler. Psikolog Henry’ye odadan çıkacağını, döndüğünde ne kadar zaman geçtiğini soracağını bildirdi. Henry bunu başaracağına pek inanmadığından olacak, bir uyanıklık yaptı: Psikoloğa belli etmeden duvardaki saate göz attı ve o içeri dönene dek bunu kendisine tekrar ede ede aklında tuttu. Böylece kapı açıldığında duvardaki saate bakarak geçen süreyi hesaplayabildi. Psikolog dışarı dayken tüm süreyi buna konsantre olmakla geçiren Henry, test yapıldığını hatırlamayı sürdürse de karşısındaki kişinin işini ve adını unutmuştu.
Zeka oyunlarını seviyordu. Test çözmeye düşkündü ve elinin altında hep bir bulmaca dergisi bulunduruyordu. Brenda Milner işte bu sayede Henry’ye deneylere katılmak ister mi diye kolayca sorabiliyordu. Söz konusu deneylerden biri de bir labirent oyunuydu, Henry’den yolu bulmaya çalışması istendi. İki yüz yirmi altı denemenin ardından hâlâ ilerleme sağlayamamıştı. Fakat önceki başarısız denemelerinin hiçbirini hatırlamadığı için her seferinde hevesle yeniden başlıyordu. Brenda Milner bir keresinde de ondan bir yıldız çizmesini istedi. Fakat eline ve kaleme yalnızca bir aynadan bakabi lecekti. Bu zor bir testtir; yansımaya bakıldığında, yıldızın köşesine gelince kurşun kalemi karşı yöne çevirme eğilimi gösterilir. Öte yandan alıştırma yapmak işe yarar. Kişinin öğrendiği, bir bakıma arada sırada hatırladığı yetilerdendir. Fakat deneyimlerin veya kafa yorulması gereken labirentlerin tersine bu testi başarmak bilinçli düşünmeyi gerektirmez. Bisiklete binmeyi andırır biraz: Belli biçimde pedal çevirmeyi, dengeyi korumak için gövdeyi kımıldatmayı hatırlamayız. Bedenimize (daha doğrusu beynimize, ama bu kez beyinde başka bir yere) yerleşmiştir. Henry de tıpkı hipokampüsü sağlam kimseler gibi, giderek daha iyi sonuç aldı; bir süre sonra yıldızları neredeyse mükemmel çizmeye başladı. Bu onu şaşırtmıştı, çünkü peyderpey deneyim kazandığı önceki denemelerinin hiçbirini hatırlamıyordu. “Bunun zor olacağını sanırdım,” dedi, hayretler içinde. Brenda Milner de şaşırmış, şu keşifte bulunmuştu: Uzun süreli hafıza da birbirinden ayrı, benzersiz katmanlardan oluşur. Hafızadan bilinçli olarak çıkarılmayı gerektirmeyen yetiler, hipokampüs yokluğunda da öğrenilebiliyor – motor hafızaya yerleştirilebiliyordu. Aksi halde Henry böyle bir başarı gösteremezdi.
Henry’nin hafızasını araştırmayı daha sonra Brenda Milner’in öğrencisi devraldı. Suzanne Corkin, Henry’yle kırk yıl –bir bakıma hastasının ölümünden sonra da– sürecek bir işbirliği yaptı. Fakat onu sayısız kez görmesine, eski bir dost kadar iyi tanımasına rağmen her buluşmada Henry için bir yabancıydı. Kendisinin kim olduğunu biraz ısrar ederek sorduğu zamanlarda, Henry onu gözünün ısırdığını söylemekle yetiniyor, eski bir okul arkadaşı olabileceği tahmininde bulunuyordu. Ya kibarlıktan yapıyordu bunu ya da beyninde kalmış anı benzeri bir kırıntı, ona kaynağı belirsiz bir tanışlık duygusu veriyordu. Henry, annesinin evinde, güven içinde bir andan öbürüne yaşayıp gitse de zamanla yaşayan bir hafıza teorisine dönüşmüştü. Dahası hafıza alanının meşhurlarından birine… Neyse ki araştırmacılar, ölümüne dek onun kimliğini gizli tutarak aşırı hevesli bilimcilerin ve gazetecilerin kapıya yığılmalarını engellemişti. Yalnız adının baş harfleriyle, H.M. olarak bili niyordu ve dünyadaki tüm hafıza araştırmacıları bugün bile ondan böyle söz eder. Henry aracılığıyla kısa ve uzun süreli hafızalarımız olduğu kanıtlanmıştı. Kısa süreli hafıza Hen ry’de bol bol vardı. Ama uzun süreli hafızasının yalnızca bir parçasına, bilinçsiz öğrenme bölümüne sahipti. Onda bulunmayan ve normalde deneyimlerimizi bir deftere yazılmış gibi yanımızda taşımamızı sağlayan bu bölümün bir başka adı da episodik (anısal) hafızadır.
Henry temel alınarak oluşturulan hafıza teorisi, önceden saklanmış anılar ile saklanmayı bekleyen yeni anıların ayrımı üzerinde durur. Sonuçta Henry’nin ameliyat öncesi anıları vardı. Kim olduğunu, nereden geldiğini biliyor, çocukluğuyla gençliğinden birçok olayı hatırlıyordu. Fakat ameliyattan yaklaşık üç yıl öncesi kayıptı. Dolayısıyla denizatının rolü anıları saklamak olamaz, anılar belli ki yalnızca orada barınmıyor. Yaşamın tüm deneyimlerinin beynin derinliklerinde, böylesine minik ve kırılgan bir yapının içinde yer aldığını düşünmek çok şiirsel olurdu. Anılar beynin başka yerlerine de yerleşmeliler. Denizatının rolü, olgunlaşıp kortekse sağ lamca yapışacak duruma gelene dek onları saklamak. Başa rısız ameliyatın ardından Henry son üç yılı hatırlamadığına göre, anıların yerleşmesinin yaklaşık üç yıl alacağı sonucuna varmak mantıklı olur.
Henry araştırmaya yaşamıyla, daha doğrusu yaşamının anılarıyla katkıda bulundu. Araştırmacılar hafızanın işleyişini belgeleyebilsin diye birbiri ardınca testlere katıldı. Ameliyatın ardından hatırladıkları hayli az olsa da doktorla daha önceki yıllarda yaptığı görüşmelerden anıları vardı. Bir terslik olduğunu, bunun bir ameliyattan kaynaklandığını kavrar gibiydi. Araştırmacılara, kendi yaşadıkları bir başkasının başına gel memesi için yardım etmek istediğini söyleyip durdu. “İnsan yaşadıkça öğrenir” demiş, daha sonra “siz öğrenirsiniz, ben yaşarım” diyerek bunu düzeltmişti.
Henry üzerine araştırmanın bir başka önemli sonucu da aynı şekilde başka hiç kimsenin ameliyat edilmemesi oldu. Scoville epilepsi, şizofreni ayrımı gözetmeksizin hastaların iki hipokampüsünü birden almayı bıraktı. Fakat epilepsi ameliyatları devam etti, hâlâ da ediyor. Hastanın hipokampüs dolaylarında başlayan belli bir tür epilepsisi varsa hipokam püslerden birini alma yoluna gidilebiliyor. Fakat anılar uzun süreli hafızada en azından bir girişe sahip olabilsinler diye öteki hipokampüse dokunulmuyor.
Beyin bütünlüğü oldukça yerinde olan bizler açısından anı larımızı kanıksamak işten bile değildir. “Bu notu kesinlikle hatırlarım, yazmama gerek yok” diye düşünmek kolaydır. Veya yaşamlarımızı oluşturan anlar –anılar halinde bizimle kalmayı sürdürecekler nasılsa, değil mi? Hafızamızın, yaşamlarımızın video klipleriyle dolu bir sabit disk gibi olduğunu, onları dilediğimiz zaman oynatabildiğimizi bir düşünün. Fakat öyle değil. Alışverişe gittiğinizde veya yakınlarınızla yemek masasında toplandığınızda, oradaki deneyiminizi hatırlayacağınızdan nasıl emin olabilirsiniz? Yararlı veya önemli olacak mı? Yaş günü, düğün, ilk öpücük, futbol sahasında atılan ilk gol gibi anlara elbette özel ilgi gösteririz. Peki diğer anlar nereye gidiyor? Bazılarını sonraya saklayıp kalanları atarak beynimizde yer açıyoruz. Neyse ki hayatımızın her bir anını hatırlamamız gerekmiyor. Aksi halde oturup onları anmak dışında hiçbir şey yapamazdık. Yaşamaya zamanımız kalmazdı. Öte yandan kimileri başkalarından daha çoğunu saklıyor: İşte karşınızda Solomon, unutmayan adam! Solomon Şereşevski 1930’larda St. Petersburg’da bir gazete ciydi. Toplantılarda asla not almaması şefini rahatsız ediyordu. Şef günlük işleri dağıtırken öbür muhabirler haber dosyala rını hazırlamak için gereken ne varsa dikkatle yazıyorlardı. Solomon ise sandalyesinde sakince otururken umursamaz görünüyordu.
“Söylediklerimi dinlemiyor musun?” diye sordu şef günün birinde.
Fakat Solomon tüm söylenenleri dinlemiş, en ince ayrıntıya varana dek öğrenmişti. Sözü edilen tüm adresler, adlar ve dosyayla ilgili ne varsa kafasında toplanmıştı. “Herkes için böyle değil midir?” diye düşünüyor, her şeyi duyar duymaz öğrenmeye kesin gözle baktığından ötekilerin not almak zorunda kalmasını tuhaf buluyordu. Onu bir uzmana götür düler. Nöropsikolog Aleksandır Lurya’nın ofisinde, tıpkı Henry gibi, ona da testler uygulandı. Bir kişi ne kadar çok şeyi hatırlayabilirdi?
Belli ki neredeyse sonsuz. Solomon’un hafızasının sınırlarını belirlemek zordu. Saçma kelimelerden oluşan uzun listeleri dinledikten sonra sırasıyla yanlışsız tekrar edebiliyor, dahası bunu tersten veya gelişigüzel de yapabiliyordu. Yabancı dilde şiirleri, tabloları ve gelişmiş matematik formüllerini bir çırpıda öğrenmişti. On yedi yıl sonra Lurya’yla yeniden görüştüğünde uzun zaman önce duyduğu aynı listeleri hâlâ hatırlıyordu. Solomon gazetedeki işinden ayrıldı ve hafıza sanatçısı olarak yeni bir kariyere başladı. Sahnede izleyicilerin belirlediği sayılar veya kelimelerden oluşan sonsuz listeleri ezberliyor, onları yanlışsız hatırlayarak herkesi hayrete düşürüyordu. Gelin görün ki hepimizin rüyalarını süsleyecek böyle bir hafızaya sahip olmak Solomon’u ne zengin ne de güçlü yaptı. Ona mutluluk getirmedi. İş değiştirip durdu ve sonunda 1958’de öldüğünde tek bir arkadaşı ve yakını yoktu. Solomon’un şaşırtıcı hafızası sinestezi denen durumla bağlantılıydı. Sinestezik kişilerde herhangi bir duyuya diğer duyulardan gelen deneyimler –görme, duyma, koku ve tat alma– eşlik eder. Solomon bunun aşırı bir örneğiydi. Tüm deneyimlerine güçlü renkler, kokular, tatlar ve özel imgeler eşlik ediyordu. Kelimeler onda güçlü imgeler uyandırıyor, hatta tatlar ve kokular çağrıştırıyordu. Belli sesler belli duyuları beraberinde getiriyordu. Bir defasında büfeden don durma alacağı sırada, satıcının sesi onu tiksindirip geriletmiş. Nedeni ise satıcının sesinin üzerine yığılan korlar ve küller görmesine yol açmasıymış. Tüm o özel duyu izlenimleriyle anılar Solomon’un hafızasına normalden çok ama çok daha güçlü yerleşiyordu. Söylenene göre bir anısını asla unutmuyor, kafasından silmeye özellikle karar vermedikçe anlamsız sayı yığınlarını bile hatırlıyormuş.
Elbette Solomon özel bir durumdu. Neredeyse hiç kimse onun gibi hatırlayamaz. Böyle bir hafıza karşısında çoğu kişininki şaka gibi kalır. Fakat, yalnızca anne-babanızın telefon numarasını ve ilkokul otobüs tarifenizi değil, karşınıza çıkan tüm telefon numaraları ve otobüs tarifelerini hatırlamak zorunda kalmak ister miydiniz?
Solomon öldükten tam elli yıl sonra, Henry Molaison seksen beş yaşında hayata gözlerini yumdu. Bu iki sıra dışı adam arasındaki ayrım, birinin çok sayıda anı biriktirebilmesi ve öbürünün hiçbir şey hatırlayamaz durumda olmasının ötesine geçiyor. Onları ayıran elli yıl, hafıza araştırmaları açısından büyük bir uçurum anlamına geliyor. Henry’nin beyni konu sunda elimizde epey bilgi varken Solomon’unki konusunda hiçbir şey yok. Aşırı büyük veya değişik bir hipokampüsü mü vardı bilmiyoruz. Henry Molaison’un ölümünden sonra da bilime katkıları sürüyor. Herny’nin ömrünün son kırk yılı boyunca onunla yakından çalışan psikolog Suzanne Corkin, ona internette yeni hayat vermeyi planlıyordu. Henry mira sında beynini bilime bırakmıştı. Suzanne Corkin de Henry’nin beynini korumak için büyük bir doktor ve araştırmacı ekibinin yardımına başvurdu. İlk olarak Boston’da Hardvardlı araştırmacıların MR görüntülerini aldığı beyin, daha sonra Aralık 2008’de Profesör Corkin’le birlikte soğutucu bir kutu içinde uçakla San Diego’ya getirildi. ABD’nin öbür ucunda, “beyin koleksiyoncusu” Jacopo Annese’nin ekibi, beyni kıldan ince dilimlere kesmeye hazır bekliyordu. The Brain Observatory laboratuvarında, kadavra beyinleri oldukça özel bir yöntemle saklanıyor ve Alzheimer’den normal yaşlanmaya dek birçok araştırmada kullanılıyor. Fakat bu beyinlerin hiçbiri Hen ry’ninki kadar çok bilimsel ilgi görmedi. Beynin ekip tarafından tek tek fotoğraflanan 2401 örneği hem formaldehid sıvısı içinde hem de sayısal ortamda koruma altına alındı. Seans elli üç saat sürdü ve bu özel beynin tüm parçaları gelecek için güvence altına alınana dek Jacopo’nun gözüne uyku girmedi. Bu sayede araştırmacılar bugün bile Cerrah Scoville’in ameliyat yerini inceleyebiliyor, hipokampüs çevresinde kalan yerlerin hangi bölümlerinin, Henry’nin arada sırada hatırlayarak şaşırttığı az sayıda şeyle bağlantılı olabileceği üzerine spekülasyon yapa biliyorlar. Mayıs 2008’de Sue Corkin yetmiş dokuz yaşında öldü, onun beyni de şimdi beyin araştırmacılarının güvenli ellerinde. Belki onunkinde olağanüstü ameliyat yaraları yok, fakat hafıza araştırmalarına eşsiz katkılarının kırk yılı aşan anıları var.
